h Dolar 8,4351 %-0.27
h Euro 10,0141 %-0.27
h BIST100 1.388,88 %-0.20
a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 30°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
FARKLI PENCERE

FARKLI PENCERE

14 Nisan 2021 Çarşamba

İLETİŞİMİN ALTIN KURALLARI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Selamlar dostlar;
Bugün iletişim ve aktarımlar üzerine düşünmek istiyorum sizlerle…
Kendimizle, bir başka kişiyle ya da bir grupla gerçekleştirdiğimiz iletişimlerde, ilk düşündüğümüz genellikle karşımızdakini kendi düşüncemize ‘ikna etmek’ oluyor. Buna da en kibar halimizle, ‘Ben sadece anlaşılmak istiyorum’ diyoruz. Aslında yapmaya çalıştığımız ise fikrimizi olduğu gibi kabul edilmek üzere karşımızdakine zerk etme gayretinden başkası değil.
İnsan bu ikna etme uğraşını, sahip olduğu bilgiyi karşı tarafa aktarma yoluyla, yani beyniyle yapmaya çalışır.
Fakat unutulan çok önemli bir konu vardır ki; insan kalbiyle harmanlamadığı bilgiyle bütün olamaz.
Kalbimizde özümsemediğimiz, en saf haline getirmediğimiz hiçbir iletiyi karşı tarafa sunamayız. Dolayısıyla kalbine dokunamaz, ‘ikna’ edemeyiz.
Gelin bununla ilgili bir masal anlatayım size ve aslında iletişimin ne kadar sade, ne kadar net ve uygun bir dille gerçekleştirildiğinde ne kadar işlevsel olduğunu birlikte görelim:

Evvel zaman içinde bir ülkenin kralı ile komşu ülkenin kralı arasında yıllardır süregelen bir savaş varmış. Bir gün kral çok hastalanmış ve komşu ülkenin kralından savaşın bitmesini istemeye karar vermiş. Bu arzusunu iletmek için ise yetenekli, kudretli, güvenilir, babalarının sözünden çıkmayan üç oğluna bazı emanetler vermiş. Kral, durumu anlatmak üzere yanına çağırdığı büyük oğluna, “Bu zamana kadar edindiğim tüm bilgileri sandıklara doldurup at arabasına yüklettim. İstediğin yoldan giderek bu sandıkları krala götüreceksin.” demiş. Ortanca oğluna, “Bu zamana kadar edindiğim bütün ikna ve diplomasi becerilerimi bir sandığın içine koydum. Bu sandığı atının sırtına yükleyip istediğin yoldan krala götüreceksin.” demiş. Küçük oğluna ise, “Bu kesenin içine niyetimi koydum. Tüy kadar hafif bu keseyi cebine koyup istediğin yoldan krala götüreceksin.” demiş. Üç prens de şafakla beraber yola koyulmuşlar. Yol ayrımına geldikleri bir noktada üç prensten büyük olanı; “Yolu uzatacak da olsa, arkasında bu kadar yüklü bilgiyi taşıdığım at arabamla bu düz patikadan gideceğim.” demiş. Ortanca prens; “Benim yüküm ağır değil, ben engebeli yoldan gidip bu yolu deneyimlemek istiyorum.” demiş. Küçük prens ise; “Benim çok önemli bir yüküm yok, zaten siz bilgi ve iknayı krala götürdükten sonra benim taşıdığım niyete gerek kalmayacaktır. O yüzden ben ormanın içinden gezerek gelmek istiyorum.” demiş. Günler sonra sarayın kapısına ilk ulaşan, at arabasıyla büyük prens olmuş. Ama ne yaparsa yapsın bilgi sandıkları kapıdan girmiyormuş. Sandıkların yerlerini değiştirmiş, evirmiş, çevirmiş, bazılarının içini boşaltmış, bir kısmını arabadan indirmek zorunda kalmış ve en sonunda bazı sandıkları kapının önünde bırakarak saraya girmiş. Ortanca prens, kendini vurduğu engebeli yolda bir mağaraya takılmış ve yolunu kaybetmiş. Belki bir yardımı olur düşüncesiyle sandığı açmış ve içinde su dolu bir şişe olduğunu görmüş. Bu suyu alıp yere dökmüş ve bakmış ki su, mağarada ilerleyebileceği en kolay yoldan akıyor. Suyun akışını takip ederek mağaranın diğer tarafından çıkmış ve o da saraya varmış. Küçük prens ise ormanın tadını çıkara çıkara ilerlemiş ve saraya ulaşmış. Üç prens de, kralın huzurunda babalarının çok hastalandığını, artık savaşı bitirmek istediklerini ve bunun için de kendisine babalarının hayatı boyunca edindiği tüm bilgilerini, tüm diplomasi becerilerini ve hislerini, niyetini getirdiklerini açıklayarak kralın kendilerine inanmasını beklediklerini belirtmişler. Kral; bilgi sandıklarına, boş su şişesine ve boş keseye bakıp, “Ben babanızın ne demek istediğini, sizi hangi niyetle huzuruma gönderdiğini bu keseden anladım. Kese benim için yeterli, geri kalanları götürebilirsiniz.” demiş ve iki ülke arasındaki savaş bitmiş…

Fark ettiğiniz gibi; büyük prensin götürdüğü tüm stratejik ve beşeri bilgiler, ne yaparsa yapsın karşıya tam olarak geçmedi. Bu bilgilerin tamamı beyin faaliyeti ile oluşmuş teknik bilgiler olduğundan, tek başlarına kalbe dokunmuyorlardı ve mahiyeti ne olursa olsun, karşıya aktarırken bir kısmı kapıda kalmaya mahkûmdu. Ortanca prensin götürdüğü diplomasi, yani su şişesi; su gibi akışkan, en çözümsüz sanılan noktalarda ilerleme kaydedilebilecek yolları bulmak, anlaşmaya varmak, karşımızdaki kişinin zihin koridorlarına en derine ulaşabilmek için gerekli bir beceriydi. Fakat en önemli olanı, küçük prensin önemsiz olduğunu zannettiği niyetti… Hasta kral, daha niyetini koyduğu keseyi oğluna uzatırken komşu ülke kralının kalbine dokunmuştu aslında. Temiz bir niyetle, tüm kalbiyle derdini anlatarak hislerini muhatabına duyurmuş, onu etkilemeyi başarmıştı.

Niyetimizin karşı tarafın kalbinde algılanacağını ve bu algıya göre yorumlanacağını bilmemiz, kendimizi en temiz duygularla açmamızı gerektirir.
Bütün huzursuzluklar, isyanlar, devrimler; insanların kalplerine sindiremedikleri olaylara tepkisinden doğar.
Kalbin seni onaylayacak ki beynin ve bedeninle bir bütün halinde aktarabileceksin kendini.
İşte o zaman ilave bir çaba olmaksızın ‘anlaşılabilme’ arzuna ulaşacaksın.
Özünü ortaya koymak için kesip biçmen, şekillendirmen gereken bilgin, karşına çıkan engelleri aşmak için geliştirmen gereken sosyal becerilerin ve halis niyetin…
İşte iletişimin altın kuralları…
Kalbin temiz, yolun aydınlık olsun…
Sevgiyle kal…

Devamını Oku

GÖRMEK İSTEDİĞİN DEĞİŞİMİN KENDİSİ OL

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan ne garip bir varlık…
Genel bir ifadeyle ve tek kelime ile özetlemek gerekirse ‘dengesiz’dir insan.
Ya çok sever, ya nefret eder…
Ya iyidir, ya kötü…
Ya siyahtır, ya beyaz…
Ya taraftır, ya bertaraf…
Durduğun noktadan mutlaka birilerine karşı olursun.
Bir vadinin iki ayrı tepesinden birbirine avazın çıktığı kadar bağırırken;
Sesin dağılır, cümlelerin bulanıklaşır, duyulmaz anlatmak istediklerin…
Sesini duyurma telaşıyla bağırmakta ısrar ettiğin için de,
Duyabildiğin yalnızca kendi sesindir…
Dünyanın en haklı insanı da olsan, sorunlar böyle çözüme ulaştırılabilir mi peki?
Cevap; kocaman bir HAYIR!
Şunu kabul etmek lazım ki; insanın her yanlışı doğru ile değiştirmeye,
Her haksızlığı anında düzeltmeye gücü yetmiyor…
Gür de çıksa sesin, vadinin diğer tepesindeki seni duymak istemedikçe sonuç değişmiyor…
O halde ne yapacak insan?
Eli kolu bağlı mı kalacak?
Cevap; yine kocaman bir HAYIR!
Benim gücümün yetmediği sorunlarla başa çıkma yöntemim şu:
“Hayatta görmek istediğin değişimin kendisi ol!”
Mahatma Gandi’nın yıllar evvel söylemiş olduğu bu söz şiddetsiz direnişin en büyük motivasyonu değil de nedir?
Adalet istiyorsan, adil bir insan ol.
Birbirine güvenen bir toplum istiyorsan, insanlara güven.
Şiddetsiz bir dünya istiyorsan, hiçbir varlığa şiddet uygulama.
Sevilmek istiyorsan, sev; selamlanmak istiyorsan, selam ver; tebessüm istiyorsan, karşındakine tebessüm et…
Güzellikleri anlat etrafına…
Bunları bir karşılık beklediğin için değil, küçücük de olsa bu nefret ve kavga zeminini çatırdatıp, çiçekler açtırmaya çalıştığın için yap…
İki uçtan biri olmak zorunda değilsin.
Bağırıp çağırmak, isyan etmek zorunda değilsin.
Yıllardır bunun bir faydası olmadığını görmedin mi?
Her şey kelebek etkisi yaratır bu hayatta…
Sen ısrarla, bıkmadan, yorulmadan görmek istediğin değişim olmaya çalıştıkça,
Nefrete nefretle, hakarete hakaretle, göze gözle, dişe dişle cevap vermek yerine,
Varlığını sevgi temeline oturttukça küçük küçük adımlarla değişecek her şey…
Hangi kötülük sonsuza kadar var olabilmiş bir düşünsene,
Hangi haksızlık abidesi hazin sonlara gark olmamış?
Eğer hazır değilsen, bunlar kulağına saflık gibi gelecek farkındayım…
Ama inan biraz düşününce sen de hak vereceksin…
Değişim sancılıdır. Değişim çaba ister.
Ama hiçbir güzelliğe de emek vermeden ulaşılmaz.
Değişim bizim elimizde… Değişim bizim seçimlerimizde…
Çünkü gelecek, bugün yaptıklarına göre şekillenecek…
Dostlukla kal…

Devamını Oku

ON CÜMLEDE SEN

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün benimle bir beyin jimnastiği yapmanı isteyeceğim.
Seni sen yaptığına sıkı sıkıya inandığın şeyleri düşün.
Sorsam sen kimsin diye ve bana kendini tanımlayacak on tane cümle sıralamanı istesem,
Neler anlatırdın, bunu düşün.
Önce adını söyleyeceksin belki,
Sonra belki cinsiyetin? Dilin? Rengin? İnancın?
Okuduğun okul? Yaptığın iş?
Hangi takımı tutuyorsun?
Arzuların, korkuların, kaygıların neler?
Hayatta olmazsa olmazların, keskin çizgilerin varsa bunlardan bahsedeceksin belki…
Kısacası ‘sen’ dediğimizde akla gelen en belirgin özelliklerini sıralayacaksın.
Bu on cümlelik biyografine baktığında görmeni istediğim bir şey var:
Bu özelliklerin hangilerini sen keşfettin?
Hangilerini ailen, eşin, dostun, hayat belirledi?
İnsan doğduğunda ilk olarak çevresindekileri aynalama yöntemi ile öğrenmeye başlar.
O yüzden senin on cümlen, muhtemelen çevrenin on cümlesi ile çok benzeyecektir.
Ama ben şunu hayal etmeni istiyorum:
Tam doğduğun günde ve saatte; başka bir evde gözlerini açsaydın bu hayata,
Hangi dünya görüşüne sahip bir ailede, kaç kişilik bir nüfusta, nasıl bir çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik geçirirdin acaba?
Bugün senin için olmazsa olmaz sayılanlar hayatında aynı öneme sahip olur muydu?
Başka bir hayat, başka bir gelecek planı, başka ideolojiler, başka bir sen sıralayabilirdin bence.
O yüzden şunu sor kendine:
Sınırlarını çevrenin ördüğü ve seni içinde bıraktığı bu ‘BEN’ duvarı gerçekte ne kadar sen?
Öyle bir pamuk ipliği ki, düşündüğünde senin kendine yüklediğin ‘BEN’ etiketleri aslında hiçbir şey ifade etmiyor olabilir.
Senin bugün olmazsa olmaz olarak benimsediğin özelliklerin belki de sadece yetişme tarzın, çevrenin etkisi ve senin bunları direkt olarak benimsemenden kaynaklanıyordur.
İlk bakışta korkunç görünse de, bildiğin ne varsa temelinden sarsacak güçte olsa da bu duvarları yıkmak için bu dehşete düşmeli, bu yüzleşmeden kaçmamalısın.
Sonrasında bugüne dek öyle olması gerektiğini sandığın, o şekilde görüp aynaladığın için kabul ettiğin birçok şeyin başka alternatifleri olduğunu görebilirsin.
Çünkü sen sınırlı bir varlık değilsin.
Etiketlere sığdırılamayacak kadar derin ve katmanlısın.
Ortak bir kültürün içinde birbirini tekrar eden düşüncelere bağlı kalmak zorunda değilsin.
Kimi genetik, kimi kültürel kodlarla paket olarak gelen tüm kalıpların, sorgulamadan kabul ettiklerin üzerine düşündüğünde ve her gün en iyi bildiğin şeylerden birini seçip ‘Ben bunu nereden biliyorum?’ diye sorduğunda, seni sınırlayıp içine hapseden duvarın taşlarını birer birer yıkabilirsin.
İçeriye ışık girmeye başladıkça genişlediğini, aydınlandığını, büyüdüğünü fark edeceksin.
Kendini hafife alma,
Kendini sınırlama,
Kendini keşfet ve o on cümlelik biyografiyi öğrenilmiş senle değil, keşfedilmiş senle doldur…
Yapabileceğini biliyor,
Sana inanıyorum.
Sevgiyle…

Devamını Oku

FİDANIN ÖYKÜSÜ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Başımı uzattığımda toprağımdan,
Beni en kavurucu güneşten,
En sert fırtınadan,
En şiddetli yağmur damlalarından koruyan kocaman yapraklı ulu bir çınarın gölgesindeydim.
Onun dallarından süzülen sularla beslendim,
Yapraklarının arasından sızan ışıkla serpildim.
Ben büyüdükçe köklerim de sapasağlam tutundular toprağa…
Ben o çınarın altındayken bana hiçbir şey olmaz sanırdım.
Sonra bir yaz günü bir adam çıkageldi.
Büyüyen yapraklarıma dokundu, onları sevdi.
Gövdeme sıkı sıkı sarıldı.
“Sen” dedi, “benim fidanımsın artık”.
“Seni hiç bırakmayacağım”.
“Büyüyüp kocaman bir ağaç olduğunda da yanında ben olacağım.”
“Dallarına salıncak kuracağız, çocuklar coşkuyla oyunlar oynayacaklar etrafında.”
Öyle bir mutluluktu ki bu; daha çok uzadı dallarım, genişledi yapraklarım.
Sığamıyordum artık ulu çınarın gölgesine.
Benim kendi ışığımı, kendi yağmurumu almam lazımdı.
Adam bir sonraki ziyaretinde sanki beni duymuş gibi “Hayallerimizi gerçekleştirmek için” dedi,
“Seni buradan götüreceğim”.
Her zaman yaptığı gibi gövdeme sıkıcı sarılıp, yapraklarımı öpüp gitti.
O günlerde ulu çınarda da bir haller vardı anlayamadığım…
Benim yapraklarım yemyeşil yükselirken, onun yaprakları cansızlaşmaya, sararmaya, dökülmeye başladı.
Gideceğim için bu kadar üzülmesine ben de çok üzülüyordum ama benim de büyüyüp onun gibi kocaman bir ağaç olabilmem için artık bu gölgeden çıkmam gerekiyordu.
Daha çocuklar koşturacaklardı etrafımda…
Gelecek güzel günler vardı…
Adam tekrar geldiğinde, beni götürebilmek için her türlü hazırlığı yapmıştı.
Beni çekip çıkarmak için köklerime ulaşması uzun sürmedi fakat bir engel vardı:
Ulu çınarın kökleri ile benim köklerim sıkı sıkıya tutunmuş, adeta kenetlenmişti birbirine…
Beni götürebilmek için ulu çınarın beni tutan köklerini kesti adam.
İstemedim bunu yapmasını ama, “Zaten onu bir daha görmeyeceksin, önemli olan bizim mutluluğumuz” dedi.
Onu bir daha görmeyeceğim o zamana kadar aklıma gelmemişti benim.
Gitmek istemedim, ulu çınarın köklerine uzanmaya çalıştım, onu tutabilsem hiç bırakmaz yanında kalırdım.
Fakat yetmedi.
Öyle bir yere getirdi ki sonra beni, tek bir ağacın bile olmadığı, yapayalnız kaldığım bir yere…
Gencecik dallarımın, körpecik yapraklarımın en kavurucu güneşten, en sert yağmur damlalarından korunamadığı bir yere…
Kendisi de giderek daha az gelmeye başladı yanıma.
Güya ben onun fidanıydım, büyüyüp kocaman bir ağaç olacaktım ve o hep benim yanımda olacaktı.
Ne yeterince suyum oldu, ne köklerine sarıldığım ulu çınarımın boşluğu kapandı…
Ne dallarıma salıncaklar kuruldu, ne etrafımda çocuklar oynadı…
Üzüntüden, bakımsızlıktan büyüyemediğim için de giderek artan bir şiddetle hor görülmeye başladım.
Amma nazlıydım, benim iyiliğim için getirilmiştim ben buraya, ben böyle yaptığım için gelmek istemiyordu işte yanıma…
Ne olurdu biraz anlayışlı olsam, idare etsem, ne olurdu biraz yapraklarım yeşillense…
Hep ben suçluydum, hep ben…
Bir gün, beni görmek için buraya kadar gelip gitmenin değmediğini, benim bu yaptıklarımın artık yettiğini, benimle uğraşamayacağını söyleyip gitti.
Bir daha gelmeyecek sandım.
En azından bu işkenceyi çekmez, kendime yetecek bir hayat kurarım diyorken yine bir sürü hazırlıkla geldi.
Önce benim iyileşmem için bir şeyler yapacak, beni ulu çınara götürecek diye düşündüm ama yok, durum pek öyle değildi…
“Tazecik bir fidan getirdim bak, onu hemen yanına dikiyorum, eğer sen de onun gibi olmazsan ben yapacağımı biliyorum” dedi.
Artık her gün geliyordu onun yeşil yapraklarına dokunmaya, gövdesine sarılmaya…
Ben ise günden güne ölüyordum…
Bir gün yine yeşil yapraklı güzel fidan için geldiğinde “Seninle uğraşamayacağım artık” dedi ve elindeki kocaman, gök gürültüsünden bile korkunç gürültülü aletle,
Tek şahidim olan diğer fidanın önünde,
Canımı acıta acıta parçalara ayırdı beni…
Sesimi çıkaramadım…
Çığlık atamadım…
Ama bir cümle söyleyebilseydim:
“ÖLMEK İSTEMİYORUM!” derdim…
“Beni ulu çınarımın yanına götürün, ben ölmek istemiyorum”
Kimseler sormadı bana ne olduğunu…
Güzel yapraklı fidan da “Ben şahidim, öldürdü bu adam bu fidanı!” diyemedi korktuğu için…
Dese de inanmazlardı ya, o ayrı…
Aynı son onu da bekliyordu çünkü…
Adama hiçbir kuvvet hesap sormadı, hiç ceza almadı…
Adam hala diğer fidanlara aynı vaatleri verebiliyor.
Adam hala aranızda…
Ama ben artık yokum…
Oysa ben,
Ölmek istemiyordum…

Yaşanacak birbirinden güzel günleri hak eden ama bu hakları ellerinden vahşice alınan kadınlara ithafen…

Devamını Oku

SEN BİR AY’DIN

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sıklıkla kullanılan ve birçok insanın dudaklarından dökülen bir cümle var:

“Kendini sevmeyen başkasını da sevemez, önce sen kendini seveceksin ki etrafına da sevgi verebilesin.”

Hatırladın değil mi?

Belki sen de pek çok kez kullandın ya da sana da pek çok kez söylendi.

Ama bu cümle benim için, kişinin dünyaya geldiği andan şu ana kadar sevmeyi, sevilmeyi, değer vermeyi, değer görmeyi sağlıklı bir şekilde öğrenmiş olması durumunu ifade ediyor.

Gel seninle benim bu fikrin günceli olarak gördüğüm haline farklı pencereden bakıp beyin fırtınası yaparak bir karşılaştırma yapalım.
Güncel düşünce şöyle:

“Kişi, kendini sevmeyi, kendine değer vermeyi, ona verilen sevgiyle ve değerle ilişkilendirir.”

Yani ben başkalarını sevebilmek için öncelikle içine doğduğum aile tarafından sevilmeliyim ki kendimi sevmeyi öğreneyim.

Zira doğduğu evde sevgisiz, ilgisiz büyütülen; susturulan, bastırılan insanların; kendilerine hiçbir güzelliği hak görmedikleri, değerli hissetmeye yabancı oldukları çok açık bir gerçek artık.
Bu sebeple ikinci görüş akla çok daha uygun geliyor bana.

Düşünsene; küçücük bir bebek olarak doğduğun andan itibaren seni büyütenlerin ilgisi, ihtiyaçlarına cevap verme şekli, ses tonu, yaklaşımlarının tamamı senin zihninde kendi değerini belirleyen bağlantılar kuruyor.

Sana gösterilen sevgiyle sen de ilk defa kendini sevmeyi öğreniyorsun.

“Bana sevgi gösteriyorlar, benimle ilgileniyorlar, demek ki ben sevilmeye değerim.” diyor zihnin.

Takdir görmek, emeklerinin alkışlanması, herhangi bir koşuldan bağımsız olarak senin sen olduğun için sevilmen kendini değerli hissetmeni sağlar.

Bununla birlikte karşı aktarım olarak sen de takdir ettiğin insanlara bunu göstermeyi, emekleri alkışlamayı, insanları koşullara bağlı olmaksızın sevmeyi başarır hale gelirsin.

Fakat, aman dikkat! “Sen harikasın, çok özelsin, kimse senin gibi olamaz.” gibi aşırı sevgi, ilgi ve değer gösterilmesinin de kişi üzerinde en az sevgisizlik, ilgisizlik, değersizlik kadar olumsuz etkileri olduğunu unutmamakta fayda var.

Çünkü böyle şişirilmiş bir sevgiyle büyütülen bireylerin de kendini toplumun diğer bireylerinden daha değerli görmesi, narsistik özellikler göstermesi kaçınılmaz oluyor.

Sağlıklı olan sevgiyi ve değeri çocukluğunda almış olanlardansan, işte o zaman başkalarına da sevgi vermen olağan hale geliyor.
Güneş ve Ay arasındaki bağlantı gibi düşünebilirsin aslında.

Güneş’i ailen olarak düşün, Ay ise sensin.

Ay nasıl Güneş’ten aldığı ışıkları yansıtırsa,

Sen de ailenden aldığın sevgiyi saçabilirsin etrafına.

Hep bulutlar kapattıysa Güneş’i, aydınlanamadıysan sevginin ışığıyla nasıl parlayacaksın ki başkalarına?

Sevmeyi sevilmeyi, değer vermeyi değer görmeyi ailende öğrenememiş olabilirsin.

Bu senin suçun değil… Aslında bu kimsenin suçu değil.

O yüzden kızmayı, başkalarını sorumlu tutmayı bırak ve Ay’ın karanlık kalan yüzü olmaktan vazgeç.

Dönüp bak bakalım senin varlığına anlam veren insanlara, dostlarına, arkadaşlarına, etrafına…

Sana sevmeyi öğretecek ne çok an’la dolu bu dünya…

Bir parkta oynayan çocukları gör mesela,

Yavrusunu besleyen köpeği gör,

Aynı asansörde sana gülümseyen insanı gör,

Projene yardım edeni gör,

Notlarını seninle paylaşanı gör,

Pencerenin önüne koyduğun ekmek kırıntısını alan kuşu gör,

Yaptığın küçücük bir iyiliğin yarattığı gülümsemeyi gör,

Bakmayı bildiğin her yerde sana sevgiyi öğretecek bir şey göreceksin.

Hem senden daha iyi kim bilebilir ki sevginin yokluğuyla varlığının kıyasını…

Evet, sen bir Ay’dın; evet, karanlıkta kaldın.

Ama öğrendin ki ışığı yansıtmak için her zaman edilgen olmak gerekmezmiş.

O yüzden varlığınla öyle bir Güneş ol ki,

Bundan sonra hiçbir Ay karanlıkta kalmasın…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.